28 Kasım 2015 Cumartesi
26 Kasım 2015 Perşembe
KİMSE BİLMEZ …..,
‘’-AT’tan düşenin halini, attan düşen bilir.’’
Deseler de, inanma !
Kimse bilmez, senin halini ….
Çünkü; kimse yaşayamaz senin acını …
Sen demler sin, gamlarını, kederlerini ..
Dermişliğinle hüzünlerini,
Senin halin ve acıların ne koşuttur başkasınınkine, nede benzer.
An gelir, güler geçerler haline .
Çoğu kere, insanı derdi değil, soranların …
Dahası da, ‘’-Mış gibiler de ‘’ bıyık altından gülüp geçerek …
Timsah gözyaşlarıyla, bir yandan ağıt düzmelere yeltenirken ..
Öte yandan ve gerçeğinde ise, inanmamış halleri, bezdirir ..!
Gün, maskeli balolar ve riyakarların resmi geçitlerinin …
İnsanlığı yuttuğu günler, işte ondandır ki ..
Derdini öğütmelere ve elemleri, kahırları içmelere koyulursun, bir başına… ..
Günlerin ve zamanların kuytusunda .
Dostluklar, iki yüzlülük bedesteninde mezat olmuş ..
Yürekler, sevgisizliğin küf kokularına tutsak edilmişken ..
Hatta, an gelip, kişinin kendine bile yabanlığında ..
Yiten güzellikler ve değerler manzumesine, ağıtlar yakıp ..
Pespayeliklerde, ayaklar altına alınan ..
Biçareliklerde sürüm, sürüm sürünen, insanlığın soysuzlaşma serüveninde..
Haritasını, pusulasını, güzelliklerini ve düşlerini, umutlarını ,
Daha da içler acısı hallerde, yaşama sevincini yitirmiş ligin de, insanların ……
Yastıklara konulan başlarda, riya uykularına dalıp ..
Vicdan aynaları da, tozlanıp, kirlenmişken ..
Ne derdine medet, ne sırdaş bedenler, ruhlar ve ömürler kalmıştır orta yerde ..
Alem içinde alemlerde, insan, kendine yabancı ..
Hayata ve sevgiye, hoşgörüye düşman olup çıkmış hallerdeyse …
Yer demir, gök bakır hallerde ….
Sen, kıvrım, kıvrım kıvranırken …
Kapanıyorsa, sözüm ona dost kapıları yüzüne bir, bir …!
Daha sen nerenin bağını sorup, hangi bağın üzümünü yiyebilirsin ki ?
İnsanlık, eşkıya olup, firar etmiş, dağlar ardına ..
Yüzsüzlükler arenasında, arz-ı endam ediyor elvan, elvan bedenler …
Sırlar yayılır olmuş tabak, tabak dost, düşman ağzına ..
Vicdanlar körelmiş ..
Nasır bağlamış yürekler, lal olmuş diller ..
İnsanlık, son tangosunu yapmalarda, kendinden geçmiş ..
Arsız olup çıkmış, insanlar ….
Tüm aynalar, elem yutup, acı kusmuşluğunda, sırsızlaşmış adeta ..
Maskelerin ardında sadece hiçlik ve kimliksizlikler cirit atmakta ..
İnsanlık kendi kurdunca için, için yenilip, tüketilmekte ..
Sağ gözün, sol göze faydası yok sözcükleri, dillere pelesenk ..
Hayata, egemen olmuş ..
Kurtla-kuzunun aynı anda içtiği sular kirlenmiş,
Çağıldayan dereler kuruyup, tarumar olmuş ..!
Böyle ligin de, gamını dökmek, karamsarlık değil ..
Sadece, en yalınlığında, gerçeğin dillenişidir..
Buna bile tahammülü kalmamışsa insanların ve insanlığın ..
Sen, daha hangi dağların ardındaki o masal ülkesini aramalarda harap-türap olacaksın ?
Onun için ..
Karasını içine, akını dışına dolayarak gamlarını, hicran bohçana gömüp, düşerken yollara ..
Yüreğinin kuytusunda kalan o insanlık kırıntısıyla ..
Avun ve doyur gönlünü,ruhunu ..
Muhannete, muhtaç olmama savaşında ..
Çiz kendi yolunu, koru doğrunu ..
Eğilmesin, başın öne,
Bükülmesin boynun, hicapla ve hayal kırıklığıyla ..
Kimse bilmez, kimsenin halini, zira ..
An gelir, daha bir koyar ..
Ummadık an ve yerde dostun attığı gülün dikeniyle yaralanmak ..
Unutulsa da dertler, kalır izleri derinlerde, bir yerlerde ..!
Tıpkı, selin gidip, izinin kalması gibi ..!
Ruhunun, hicran şallarına bürünmesini …,
Ömrünün, diyet ödemelerde, yerle yeksan olmasını istemiyorsan .
Sar yaranı bildiğince, kendince, usulünce….
Yürü, hayatın engebeli, sarp yollarında ….
Unutma asla,
Kimse bilmez, özünde ve işin gerçeğinde …
Senin, hal-i pürmelalini!
Ondandır, boşa denmiyor …
‘’ - Tok, ne bilsin, açın halini ! ‘’ ,diye
‘’ - Tok, ne bilsin, açın halini ! ‘’ ,diye
Deseler de, inanma !
Kimse bilmez, senin halini ….
Çünkü; kimse yaşayamaz senin acını …
Sen demler sin, gamlarını, kederlerini ..
Dermişliğinle hüzünlerini,
Senin halin ve acıların ne koşuttur başkasınınkine, nede benzer.
An gelir, güler geçerler haline .
Çoğu kere, insanı derdi değil, soranların …
Dahası da, ‘’-Mış gibiler de ‘’ bıyık altından gülüp geçerek …
Timsah gözyaşlarıyla, bir yandan ağıt düzmelere yeltenirken ..
Öte yandan ve gerçeğinde ise, inanmamış halleri, bezdirir ..!
Gün, maskeli balolar ve riyakarların resmi geçitlerinin …
İnsanlığı yuttuğu günler, işte ondandır ki ..
Derdini öğütmelere ve elemleri, kahırları içmelere koyulursun, bir başına… ..
Günlerin ve zamanların kuytusunda .
Dostluklar, iki yüzlülük bedesteninde mezat olmuş ..
Yürekler, sevgisizliğin küf kokularına tutsak edilmişken ..
Hatta, an gelip, kişinin kendine bile yabanlığında ..
Yiten güzellikler ve değerler manzumesine, ağıtlar yakıp ..
Pespayeliklerde, ayaklar altına alınan ..
Biçareliklerde sürüm, sürüm sürünen, insanlığın soysuzlaşma serüveninde..
Haritasını, pusulasını, güzelliklerini ve düşlerini, umutlarını ,
Daha da içler acısı hallerde, yaşama sevincini yitirmiş ligin de, insanların ……
Yastıklara konulan başlarda, riya uykularına dalıp ..
Vicdan aynaları da, tozlanıp, kirlenmişken ..
Ne derdine medet, ne sırdaş bedenler, ruhlar ve ömürler kalmıştır orta yerde ..
Alem içinde alemlerde, insan, kendine yabancı ..
Hayata ve sevgiye, hoşgörüye düşman olup çıkmış hallerdeyse …
Yer demir, gök bakır hallerde ….
Sen, kıvrım, kıvrım kıvranırken …
Kapanıyorsa, sözüm ona dost kapıları yüzüne bir, bir …!
Daha sen nerenin bağını sorup, hangi bağın üzümünü yiyebilirsin ki ?
İnsanlık, eşkıya olup, firar etmiş, dağlar ardına ..
Yüzsüzlükler arenasında, arz-ı endam ediyor elvan, elvan bedenler …
Sırlar yayılır olmuş tabak, tabak dost, düşman ağzına ..
Vicdanlar körelmiş ..
Nasır bağlamış yürekler, lal olmuş diller ..
İnsanlık, son tangosunu yapmalarda, kendinden geçmiş ..
Arsız olup çıkmış, insanlar ….
Tüm aynalar, elem yutup, acı kusmuşluğunda, sırsızlaşmış adeta ..
Maskelerin ardında sadece hiçlik ve kimliksizlikler cirit atmakta ..
İnsanlık kendi kurdunca için, için yenilip, tüketilmekte ..
Sağ gözün, sol göze faydası yok sözcükleri, dillere pelesenk ..
Hayata, egemen olmuş ..
Kurtla-kuzunun aynı anda içtiği sular kirlenmiş,
Çağıldayan dereler kuruyup, tarumar olmuş ..!
Böyle ligin de, gamını dökmek, karamsarlık değil ..
Sadece, en yalınlığında, gerçeğin dillenişidir..
Buna bile tahammülü kalmamışsa insanların ve insanlığın ..
Sen, daha hangi dağların ardındaki o masal ülkesini aramalarda harap-türap olacaksın ?
Onun için ..
Karasını içine, akını dışına dolayarak gamlarını, hicran bohçana gömüp, düşerken yollara ..
Yüreğinin kuytusunda kalan o insanlık kırıntısıyla ..
Avun ve doyur gönlünü,ruhunu ..
Muhannete, muhtaç olmama savaşında ..
Çiz kendi yolunu, koru doğrunu ..
Eğilmesin, başın öne,
Bükülmesin boynun, hicapla ve hayal kırıklığıyla ..
Kimse bilmez, kimsenin halini, zira ..
An gelir, daha bir koyar ..
Ummadık an ve yerde dostun attığı gülün dikeniyle yaralanmak ..
Unutulsa da dertler, kalır izleri derinlerde, bir yerlerde ..!
Tıpkı, selin gidip, izinin kalması gibi ..!
Ruhunun, hicran şallarına bürünmesini …,
Ömrünün, diyet ödemelerde, yerle yeksan olmasını istemiyorsan .
Sar yaranı bildiğince, kendince, usulünce….
Yürü, hayatın engebeli, sarp yollarında ….
Unutma asla,
Kimse bilmez, özünde ve işin gerçeğinde …
Senin, hal-i pürmelalini!
Ondandır, boşa denmiyor …
‘’ - Tok, ne bilsin, açın halini ! ‘’ ,diye
‘’ - Tok, ne bilsin, açın halini ! ‘’ ,diye
Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ
Ereğli / KONYA
26 / 11 / 2015
Saat;17_35
26 / 11 / 2015
Saat;17_35
25 Kasım 2015 Çarşamba
ARINDIR, BENİ ….!
Çocukluğumun güzelliği, duruluklar sembolüm sün .
Coğrafyanda olmanın tarifsiz hazzıyla,
Fırtınalar artığı, ruhumu teslim ediyorum…
Güven ve huzurla, ruhuna .
Ömür tüketmişliğimle, hep düş kırıklıklarının acısında ..
Sadece elim-yüzüm değil, yüreğimde çizik ve yara-bere ..
İçimin kan ağladığı, zamansız fırtına ve buhran sağanaklarında ! Sana gelirim, sessizce, uzanıveririm sevgi iklimine .
Yaralarımı açarım, sevgi güneşinin o, merhemliğine ..
Sen doldukça içime, kabuk bağlar yaralarım, inceden, inceye.
Ara-sıra sızlamalara dursalar da, aşinalık ve arsızlıklarla ..
Yinede, senden umulan medet'in gerçekleşmişliğinde..
İyi olmalara yüz tutmanın da ötesinde ..
Yeni tutmuş aşılar gibi..
Dal-budak filizlerle uyanı verirler, yeniden ve bir daha…. Pervasızca aşka, sevmelere, sevilmelere ….
İhanetin karasını ve yarasını sende unutmuşlukla …
Umarsızlıkla sere-serpe uzanıverir, salkım-saçak baharına, yazına.
İstasyon boyunda, voltaladığım gece ve karanlıklardan yorgun düşen ayaklarım ..
Ne zaman sana yönelseler, adeta gençleşir, dinçleşir ve koşar adım yürümelere koyulur.
Balkonunda, sardunya saksıların …
Arka odanda, adeta varlığının işareti..
O, sönmeyen çiğ sarı huzmelerle, geceye dökülen …..
Ölgün, ölgün odanı, ömrünü ve geceni süsleyen ışığın …
Yaşama sevinci, umut, hayat..
En çokta, düşselliklere uzanmanın haşmetini ve albenisini sunarlar bana .
Sen, ömrümün ödülü ..
Sen, bahtımın şahikası ..
Sen, gönül dünyamın şavkı,
Sen, dilimde bitmeyen şarkı ..
Sen, gönlümde bayram sevinci ….
Sevgimin mabedi, sevgi otağımın sultanı ..
Umudumun ışığı, ömrümün pusulası ….
Tutkum, tutukluluğum …
Onulmazlıklarda ve geri dönülmezliklerde ..
Kesinlik ve keskinlikle vurulduğumsun, vurgunluğumsun ..!
Senden önceliği ve sonralığımla ..
Ömrümün miladı, hayatımın dönüm noktası, vazgeçilmezim sin !
Yelken- kürek, sana koştukça ..
Dolup- dolup boşalıyorum, aşkla, sana ve kainata …
Ecem, ateş böceğim, ismi dilimde tespihim ..
Gönül şarkılarımın yegane nakaratı ..
Aşkı sunan, albenili notası .
Bak bu şafakta da ..!
Uykusuz ve yorgunluktan kan çanağına dönen gözlerim ..
Ve, örselenmekten pörsüyen ruhumla ..
Ilgıt, ılgıt, esen yelinde ..
Sevgi ummanının, ılı cık..
Rengarenk yakamozlarla bezeli ….
Akpacık, köpük duruluğuyla, kabaran suyundayım….
Yüz sürüyorum, dil atıp-damak tutuyorum ..
İçimde çoğalan hasretin, özlemin ve beni yutan, sevginle, sana ..
Uzat ellerini, çek çıkart, beni, benden, al –sar gönül atlasına ..
Arındır beni ..
Senden önceki tüm yaşanmışlıklardan, pişmanlıklardan, talanlardan …
Kasvet kaynağım karalardan, karanlıklardan ..
Burnumun üstüne, üstüne düşerek çoğalan, kapanmaz yaralardan
Sen, sarıp- sarmalamışlığınla …
Fırtınam da limanım, korkularımda sığınağım …..
Darlığım da Hızır’ım, daldığımda inci mercan güzelliğinde aşk derdiğim …
Doyulmaz ve albenili denizim ol ..
Yut beni, suların işlesin içime ve en müphem yerlerime.
Arındır beni, benden …
Tut ellerimi, çek-çıkart …
Düştüğüm, katran karası karanlıklarla ,
Korkularımın kaynağı , azap cehennemi, dünümden …!
Döndür yüzümü, sevginin güneşine..
Her gün, bir daha, bir daha ve yeniden ..
Doğ ve dol içme ….!
Doğ ve dol içime ….!
Coğrafyanda olmanın tarifsiz hazzıyla,
Fırtınalar artığı, ruhumu teslim ediyorum…
Güven ve huzurla, ruhuna .
Ömür tüketmişliğimle, hep düş kırıklıklarının acısında ..
Sadece elim-yüzüm değil, yüreğimde çizik ve yara-bere ..
İçimin kan ağladığı, zamansız fırtına ve buhran sağanaklarında ! Sana gelirim, sessizce, uzanıveririm sevgi iklimine .
Yaralarımı açarım, sevgi güneşinin o, merhemliğine ..
Sen doldukça içime, kabuk bağlar yaralarım, inceden, inceye.
Ara-sıra sızlamalara dursalar da, aşinalık ve arsızlıklarla ..
Yinede, senden umulan medet'in gerçekleşmişliğinde..
İyi olmalara yüz tutmanın da ötesinde ..
Yeni tutmuş aşılar gibi..
Dal-budak filizlerle uyanı verirler, yeniden ve bir daha…. Pervasızca aşka, sevmelere, sevilmelere ….
İhanetin karasını ve yarasını sende unutmuşlukla …
Umarsızlıkla sere-serpe uzanıverir, salkım-saçak baharına, yazına.
İstasyon boyunda, voltaladığım gece ve karanlıklardan yorgun düşen ayaklarım ..
Ne zaman sana yönelseler, adeta gençleşir, dinçleşir ve koşar adım yürümelere koyulur.
Balkonunda, sardunya saksıların …
Arka odanda, adeta varlığının işareti..
O, sönmeyen çiğ sarı huzmelerle, geceye dökülen …..
Ölgün, ölgün odanı, ömrünü ve geceni süsleyen ışığın …
Yaşama sevinci, umut, hayat..
En çokta, düşselliklere uzanmanın haşmetini ve albenisini sunarlar bana .
Sen, ömrümün ödülü ..
Sen, bahtımın şahikası ..
Sen, gönül dünyamın şavkı,
Sen, dilimde bitmeyen şarkı ..
Sen, gönlümde bayram sevinci ….
Sevgimin mabedi, sevgi otağımın sultanı ..
Umudumun ışığı, ömrümün pusulası ….
Tutkum, tutukluluğum …
Onulmazlıklarda ve geri dönülmezliklerde ..
Kesinlik ve keskinlikle vurulduğumsun, vurgunluğumsun ..!
Senden önceliği ve sonralığımla ..
Ömrümün miladı, hayatımın dönüm noktası, vazgeçilmezim sin !
Yelken- kürek, sana koştukça ..
Dolup- dolup boşalıyorum, aşkla, sana ve kainata …
Ecem, ateş böceğim, ismi dilimde tespihim ..
Gönül şarkılarımın yegane nakaratı ..
Aşkı sunan, albenili notası .
Bak bu şafakta da ..!
Uykusuz ve yorgunluktan kan çanağına dönen gözlerim ..
Ve, örselenmekten pörsüyen ruhumla ..
Ilgıt, ılgıt, esen yelinde ..
Sevgi ummanının, ılı cık..
Rengarenk yakamozlarla bezeli ….
Akpacık, köpük duruluğuyla, kabaran suyundayım….
Yüz sürüyorum, dil atıp-damak tutuyorum ..
İçimde çoğalan hasretin, özlemin ve beni yutan, sevginle, sana ..
Uzat ellerini, çek çıkart, beni, benden, al –sar gönül atlasına ..
Arındır beni ..
Senden önceki tüm yaşanmışlıklardan, pişmanlıklardan, talanlardan …
Kasvet kaynağım karalardan, karanlıklardan ..
Burnumun üstüne, üstüne düşerek çoğalan, kapanmaz yaralardan
Sen, sarıp- sarmalamışlığınla …
Fırtınam da limanım, korkularımda sığınağım …..
Darlığım da Hızır’ım, daldığımda inci mercan güzelliğinde aşk derdiğim …
Doyulmaz ve albenili denizim ol ..
Yut beni, suların işlesin içime ve en müphem yerlerime.
Arındır beni, benden …
Tut ellerimi, çek-çıkart …
Düştüğüm, katran karası karanlıklarla ,
Korkularımın kaynağı , azap cehennemi, dünümden …!
Döndür yüzümü, sevginin güneşine..
Her gün, bir daha, bir daha ve yeniden ..
Doğ ve dol içme ….!
Doğ ve dol içime ….!
Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ
Ereğli / KONYA
25 / 11 / 2015
Saat; 10_10
25 / 11 / 2015
Saat; 10_10
22 Kasım 2015 Pazar
ÇÜNKÜ, BENDE .....
Sen gittin ...
Tıpkı bedenim misali.
Dona kaldı duygularım, gecenin zemheri ayazında ..
O gün, bugündür hiç ısınmıyor yüreğim,gönlüm ..
Ruhum, bedenim ..
Çünkü, bende tüm mevsimler kış şimdi ...!
Çünkü, bende tüm mevsimler kış şimdi ...!
Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ
Ereğli / KONYA
22/11/2015
Saat ; 02_15
RENGARENKTİR, KELEBEK KANATLARI ...!
Ruhumu, hicranlara salarak gidişinle ...
Ardın sıra....
Avuç, avuç hüzünler biriktirdim ..
Yükledim, kelebek kanatlarına ..
Ondandır, tıpkı gönlüm ve ruhum gibi ..
Rengarenktir, kelebek kanatları ..!
Rengarenktir, kelebek kanatları ..!
Ardın sıra....
Avuç, avuç hüzünler biriktirdim ..
Yükledim, kelebek kanatlarına ..
Ondandır, tıpkı gönlüm ve ruhum gibi ..
Rengarenktir, kelebek kanatları ..!
Rengarenktir, kelebek kanatları ..!
Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ
Ereğli / KONYA
22/11/2015
Ereğli / KONYA
22/11/2015
YIKIK, DÖKÜK….
Sensiz boynu bükük yüreğim
Boynu bükük buralar.
Gidişinin ardı sıra, mahzun ve yitik
yüreğim.
Yalnızlığın , hicranını içiyorum.
Yudum, yudum.
Tıpkı, şu virane kır kahvesi kadar..
Salaş gönlüm .
Yıkık dökük kaldım ardın sıra ..
Şimdi, yüreğimin boynu bükük
Kırlangıçlar misali ..
Dönüşsüz gidişlere
Uçalı beri sen..
Boynu bükük yüreğimin..!
Boynu bükük...
Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ
Ereğli /Konya
12/ 11/ 2015
21 Kasım 2015 Cumartesi
BENİ, BENİMLE BAŞ BAŞA KOYMUŞLUĞUYLA …!
Korku dağları devrildikçe üstüme, üstüme ..
Ruhsal depremlerde, kıvrandıkça …
Sesler, siluetler, gölgeler çoğalıyor ..
Duygu dünyamın yerle yeksanlığında ..
Girdaplarda çekildikçe çekildikçe, çekiliyorum diplere, diplere .
Hücrelerime dek işleyen, sanrı nöbetlerinde …
Yıkılıyor, sığınaklarım, fildişi kulelerim ….
Sürüp-savuruyor beni, korku kasırgaları …
Tüm kapıları açılıyor azap odalarının, işkencehanelerin ..
Der-dest edip , yaka-paça sürüklemelerde çekilip götürülüyorum .
İtirazıma , isyanıma, yalvarıma aldıranların olmamışlığında ..
İpleyen yok, beni ..!
Sağır duvarlarda patlayan seslerimin, çığlık nidalarında yutuluyorum .
Tükenişin zirvesini görmüşlüğümle ..
Uçurumlara düşüyor, düşüyorum ..
Kan-ter içinde kalmacasına ..
Kabuslarla bölünen uykularımda .
Davacının faili meçhullüğünde..
Suçlayanların, perde ardında cirit atmışlığında ..
Suçun sanığı mı, mağduru’ muyum, belli değil …!
Reva görülen zulümlerin ardı-arkası kesilmiyor .
Tek hedefe odaklı harekatların ….
Hedef tahtasına acımasız ve apansız yerleştirilmişliğimle ..
Eller uzanıyor, eller ..
Bedenleri olmayan , eller ..
Soluksuz kalıyor, tir , tir titremelerde geçiyorum kendimden…
Sıtma tutmuş uyuz soksak köpeği dermansızlıklarında
Dilim ağzımda büyüyor, karnım kör ağrılı sancılara teslim ..
Bacaklarım tir, tir titremeler tutsak ..
Sel nöbetlerine dönen terlemelerde, boğuluyorum .
Yapış, yapış oluyor her yanım,
Boz-bulanık su girdapları yutuyor ..
Ben, perme perişanlıkların tutsağı biçareyi, hallerin böyleliğinde !
Bir ses uğulduyor, meçhullüğün pervasızlığıyla ..
Kulaklarımı sağır etmecesine, yüreğimi patlatmacasına …
Ve,
Haykırış, haykırış çoğalarak dolmacasına, içime ..
Ölümle korkutup, sıtmalar da debelenerek ömür çürütmeye razı olayım diye, buyurganlıkla …
Erekleri meçhul, saldırıları amansız ..
Solukları nefret, buğz, kan, kin ve ölüm kokuyor ..
Korku krallığının, meczup neferlerinin kuşatmasında …!
Beni, içimdeki o masum çocuğu, çalmalara yeltenmelerde..
Paralıyorlar acımasızca paralıyorlar, beni ..!
Nefretle diş bilemişliklerde..
Kalabalıklar duymuyor sesimi.
Hatta, kalabalıklar çoğaltıyor ve kamçılıyor yalnızlığımı ..
Camdan ve kalın su sütunlarından..
Dev, buz mavisi kalın kör duvarların ortasındaki bir başımalığımda ..
Duvarsız duvarlarla çevrili, korkunun otağı ..
Karanlık, kör odalardaki kuşatılmışlığımda …!
Ben, el-aman dedikçe..
Sırt dönüp gidiyor o, sürü, sürü kalabalıklar ..
Çekilip gittikçe, onlar ..
Esir alanların pis, pis sırıtışları arasında …
Asılsız-astarsız soru ve hakaret bombardımanlarında ..
Dillerin lallığında ..
Sesler çoğalıyor, sesler içimde, seslerin beni yutmuşluğunda !
Sessiz çığlıklarla, haykırıyorum ..
Duyanımın olmamışlığında !
Çığlık, çığlığa hallerdeyken, bana sırt dönüp uzaklaşan kalabalığa..
Gidenlerin içinde, beni can evimden vuranlar arasında..
El-alemden çok..
En yakın bildiklerim ..
Dost görünümlü, riyakar gülüşlü, maskeli hısım-akrabalarım, sevdiklerim..
Konum-komşum..
Kavım- kardeşim, peydahlanıyor …..
Siluetlerin silinip, silinip kaybolup …
Salonlara sığmamacasına, boy, boy uzamışlığında
‘’ - Haydi gelip kurtarsınlar !
Çekip, çıkartsınlar seni, bu kör karanlıktan ..! ‘’, diyen o ses ..
Daha bir güçle, haykırıyor.
Ben, toslayıp, toslayıp dağıldıkça ….
İnsan sağırlığının, buz gibi ruhsuz duvarlarında ..!
Sevinçten çılgına ve zevk sarhoşluğuna kapılarak , daha bir haykırıyor ..
Grilikler ardında, bulutlarla gizlenen, o ses …!
‘’ - Hemcinslerindi, üstelik sevdiklerin ve yakınların dı, değimli onlar ? ‘’ , diye soruyor ..
Soluklanmadan baskın çıkma gayretiyle gürültü kirliliği çoğaltarak …
Dahası …
Beni, iyiden, iyiye susturarak ..
Sindirmiş liginin keyfiyle …
Sürdürüyor, o ses sözlerini ..!
‘’ - İnsan, insanın kurdu ..
Kalabalıklar güruhu, yalnızlıkların kaynağıdır ..! ‘’ , diyerek ..
Ve gırtlağıma yapışan o kerpeten imsi sıkılık da ki, el …
Birden bire, adeta kır çiçeğinin boynunu koparıverircesine …
Ataklık, çeviklik ve acımasızlıkla.
Bir hamlede,
Parmaklarının arasında, kuklalar gibi …
Tiril- tiril sallanıp duran, beni.
Kavrayıp, kaldırarak havaya ..
Fırlatıyor, bilinmez boşluğun, kara kör kuyusuna ..
Düşüyor….
Düşüyor..
Düşüyorum …
Düşüyorum, karabasana dönen …….
Kabus dolu düşlerimde, kan-tere keserek..
Tıpkı,
Arnavut kaldırımlarında, kuru bir sesle tıngırdayan boş sigara paketi misali ..
Can havliyle battığım su deryası, ter yığınında..
Yorgunluktan bitap düşen, göz kapaklarım ..
Bin bir güçlükle, aralanıyor ..
İşte, o an sesin kaynağının, sinsi, sinsi sırıtışıyla doluyor göz bebeklerim ..
‘’-Anladın mı?
-Anladın mı? ‘’
Diyerek, sorularını durmaksızın, soluksuzluklarda yineleyerek …
Sürdürüyor arsız, arsız gülüşlerle ….
O, sinir bozan ses tonuyla, yüzüme tükürükler yağdırdığı konuşmasını ..
‘’-Güvendiğin dağlara, nasıl kar yağarmış anladın mı ?
Sevildiğini sanmanın düşselliğiyle, böbürlenip, keyiflenen, sen !
Anladın mı ?
Bu kalabalıkların maske ve riyadan ibaret olduğunu ….! ‘’
Diyerek, yüzüme vurarak utancımı ve yanılgımın acısını ..
Al, al olmuş yanaklarım,
Korkudan kanı çekilip, kuruyan dudaklarım ve içimin yangınıyla!
Bir başıma koyarak, süzülüp gidiyor yanımdan …..
Ardında, güvensizliğin girdabında boğulan, beni..
Benimle baş, başa koymuşluğuyla ..!
Benimle baş, başa koymuşluğuyla ..!
Ruhsal depremlerde, kıvrandıkça …
Sesler, siluetler, gölgeler çoğalıyor ..
Duygu dünyamın yerle yeksanlığında ..
Girdaplarda çekildikçe çekildikçe, çekiliyorum diplere, diplere .
Hücrelerime dek işleyen, sanrı nöbetlerinde …
Yıkılıyor, sığınaklarım, fildişi kulelerim ….
Sürüp-savuruyor beni, korku kasırgaları …
Tüm kapıları açılıyor azap odalarının, işkencehanelerin ..
Der-dest edip , yaka-paça sürüklemelerde çekilip götürülüyorum .
İtirazıma , isyanıma, yalvarıma aldıranların olmamışlığında ..
İpleyen yok, beni ..!
Sağır duvarlarda patlayan seslerimin, çığlık nidalarında yutuluyorum .
Tükenişin zirvesini görmüşlüğümle ..
Uçurumlara düşüyor, düşüyorum ..
Kan-ter içinde kalmacasına ..
Kabuslarla bölünen uykularımda .
Davacının faili meçhullüğünde..
Suçlayanların, perde ardında cirit atmışlığında ..
Suçun sanığı mı, mağduru’ muyum, belli değil …!
Reva görülen zulümlerin ardı-arkası kesilmiyor .
Tek hedefe odaklı harekatların ….
Hedef tahtasına acımasız ve apansız yerleştirilmişliğimle ..
Eller uzanıyor, eller ..
Bedenleri olmayan , eller ..
Soluksuz kalıyor, tir , tir titremelerde geçiyorum kendimden…
Sıtma tutmuş uyuz soksak köpeği dermansızlıklarında
Dilim ağzımda büyüyor, karnım kör ağrılı sancılara teslim ..
Bacaklarım tir, tir titremeler tutsak ..
Sel nöbetlerine dönen terlemelerde, boğuluyorum .
Yapış, yapış oluyor her yanım,
Boz-bulanık su girdapları yutuyor ..
Ben, perme perişanlıkların tutsağı biçareyi, hallerin böyleliğinde !
Bir ses uğulduyor, meçhullüğün pervasızlığıyla ..
Kulaklarımı sağır etmecesine, yüreğimi patlatmacasına …
Ve,
Haykırış, haykırış çoğalarak dolmacasına, içime ..
Ölümle korkutup, sıtmalar da debelenerek ömür çürütmeye razı olayım diye, buyurganlıkla …
Erekleri meçhul, saldırıları amansız ..
Solukları nefret, buğz, kan, kin ve ölüm kokuyor ..
Korku krallığının, meczup neferlerinin kuşatmasında …!
Beni, içimdeki o masum çocuğu, çalmalara yeltenmelerde..
Paralıyorlar acımasızca paralıyorlar, beni ..!
Nefretle diş bilemişliklerde..
Kalabalıklar duymuyor sesimi.
Hatta, kalabalıklar çoğaltıyor ve kamçılıyor yalnızlığımı ..
Camdan ve kalın su sütunlarından..
Dev, buz mavisi kalın kör duvarların ortasındaki bir başımalığımda ..
Duvarsız duvarlarla çevrili, korkunun otağı ..
Karanlık, kör odalardaki kuşatılmışlığımda …!
Ben, el-aman dedikçe..
Sırt dönüp gidiyor o, sürü, sürü kalabalıklar ..
Çekilip gittikçe, onlar ..
Esir alanların pis, pis sırıtışları arasında …
Asılsız-astarsız soru ve hakaret bombardımanlarında ..
Dillerin lallığında ..
Sesler çoğalıyor, sesler içimde, seslerin beni yutmuşluğunda !
Sessiz çığlıklarla, haykırıyorum ..
Duyanımın olmamışlığında !
Çığlık, çığlığa hallerdeyken, bana sırt dönüp uzaklaşan kalabalığa..
Gidenlerin içinde, beni can evimden vuranlar arasında..
El-alemden çok..
En yakın bildiklerim ..
Dost görünümlü, riyakar gülüşlü, maskeli hısım-akrabalarım, sevdiklerim..
Konum-komşum..
Kavım- kardeşim, peydahlanıyor …..
Siluetlerin silinip, silinip kaybolup …
Salonlara sığmamacasına, boy, boy uzamışlığında
‘’ - Haydi gelip kurtarsınlar !
Çekip, çıkartsınlar seni, bu kör karanlıktan ..! ‘’, diyen o ses ..
Daha bir güçle, haykırıyor.
Ben, toslayıp, toslayıp dağıldıkça ….
İnsan sağırlığının, buz gibi ruhsuz duvarlarında ..!
Sevinçten çılgına ve zevk sarhoşluğuna kapılarak , daha bir haykırıyor ..
Grilikler ardında, bulutlarla gizlenen, o ses …!
‘’ - Hemcinslerindi, üstelik sevdiklerin ve yakınların dı, değimli onlar ? ‘’ , diye soruyor ..
Soluklanmadan baskın çıkma gayretiyle gürültü kirliliği çoğaltarak …
Dahası …
Beni, iyiden, iyiye susturarak ..
Sindirmiş liginin keyfiyle …
Sürdürüyor, o ses sözlerini ..!
‘’ - İnsan, insanın kurdu ..
Kalabalıklar güruhu, yalnızlıkların kaynağıdır ..! ‘’ , diyerek ..
Ve gırtlağıma yapışan o kerpeten imsi sıkılık da ki, el …
Birden bire, adeta kır çiçeğinin boynunu koparıverircesine …
Ataklık, çeviklik ve acımasızlıkla.
Bir hamlede,
Parmaklarının arasında, kuklalar gibi …
Tiril- tiril sallanıp duran, beni.
Kavrayıp, kaldırarak havaya ..
Fırlatıyor, bilinmez boşluğun, kara kör kuyusuna ..
Düşüyor….
Düşüyor..
Düşüyorum …
Düşüyorum, karabasana dönen …….
Kabus dolu düşlerimde, kan-tere keserek..
Tıpkı,
Arnavut kaldırımlarında, kuru bir sesle tıngırdayan boş sigara paketi misali ..
Can havliyle battığım su deryası, ter yığınında..
Yorgunluktan bitap düşen, göz kapaklarım ..
Bin bir güçlükle, aralanıyor ..
İşte, o an sesin kaynağının, sinsi, sinsi sırıtışıyla doluyor göz bebeklerim ..
‘’-Anladın mı?
-Anladın mı? ‘’
Diyerek, sorularını durmaksızın, soluksuzluklarda yineleyerek …
Sürdürüyor arsız, arsız gülüşlerle ….
O, sinir bozan ses tonuyla, yüzüme tükürükler yağdırdığı konuşmasını ..
‘’-Güvendiğin dağlara, nasıl kar yağarmış anladın mı ?
Sevildiğini sanmanın düşselliğiyle, böbürlenip, keyiflenen, sen !
Anladın mı ?
Bu kalabalıkların maske ve riyadan ibaret olduğunu ….! ‘’
Diyerek, yüzüme vurarak utancımı ve yanılgımın acısını ..
Al, al olmuş yanaklarım,
Korkudan kanı çekilip, kuruyan dudaklarım ve içimin yangınıyla!
Bir başıma koyarak, süzülüp gidiyor yanımdan …..
Ardında, güvensizliğin girdabında boğulan, beni..
Benimle baş, başa koymuşluğuyla ..!
Benimle baş, başa koymuşluğuyla ..!
Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ
Ereğli / KONYA
21 / 11 / 2015
Saat ; 21_00
BİLMELİSİN Kİ ….,
Kesiştiğinde yollarımız,
Hemen her şeyden ürken, kanadı kırık …
Yüreği yaralı bir serçeydin .
Dalıp, dalıp gittiğin hüzünlü anlarında ..
Derin, derin iç çeker ..
‘’-Sen, bana evrenin armağanısın
Huzur barınağım, güven limanım, son şansım ..’’ derdin.
Sonra da, buğulu gözlerle bakar, bakar ağlardın ..
Arada bir, gelir, koklar, öper …
Sonra, …
‘’Bir gün apansız gidersem, acır mı yüreğin ? ‘’ diye sorar …
Sırtını bana döner, yine sessiz hıçkırıklara boğulur, ağlardın …
Şimdi, sen yoksun ..
Ardın sıra, pencerede ağlayan ben oldum ….
Bilmelisin ki …
Hiçbir yere sığmadın, yüreğime sığdığın kadar …!
Hiçbir yere sığmadın, yüreğime sığdığın kadar …!
Hemen her şeyden ürken, kanadı kırık …
Yüreği yaralı bir serçeydin .
Dalıp, dalıp gittiğin hüzünlü anlarında ..
Derin, derin iç çeker ..
‘’-Sen, bana evrenin armağanısın
Huzur barınağım, güven limanım, son şansım ..’’ derdin.
Sonra da, buğulu gözlerle bakar, bakar ağlardın ..
Arada bir, gelir, koklar, öper …
Sonra, …
‘’Bir gün apansız gidersem, acır mı yüreğin ? ‘’ diye sorar …
Sırtını bana döner, yine sessiz hıçkırıklara boğulur, ağlardın …
Şimdi, sen yoksun ..
Ardın sıra, pencerede ağlayan ben oldum ….
Bilmelisin ki …
Hiçbir yere sığmadın, yüreğime sığdığın kadar …!
Hiçbir yere sığmadın, yüreğime sığdığın kadar …!
Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ
Ereğli / KONYA
19 / 11 / 2015
Saat ; 22_03
19 / 11 / 2015
Saat ; 22_03
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
ÇIĞLIK, ÇIĞLIĞA ....! Sensizlik uzadıkça .. Söndükçe, umudun ışıkları bir, bir .. Kararıp kaldıkça ruhum, naçarlığın pençesinde Sinsi bir s...









